Kimi tutkulu insanlar olmasa çok arşivci bir millet olduğumuz söylenemez. Bir sanatçıyı izlediniz, hayatını merak ettiniz, doğru bilgiyi nereden bulacaksınız? İnternet bir derya evet ama birbiriyle çelişen bilgilerle dolu bir derya. Ve bu kadar yıllık gazetecilik deneyimimden pek çok sanatçının kendisinin bile yaptığı işlerin doğru düzgün bir arşivine sahip olmadığını söyleyebilirim. Hele suya yazı yazmak diye de anılan tiyatro sanatından bir sanatçıysa söz konusu olan, efsane olarak anılan oyunlarını – şanslıysanız - izleyenlerden dinlersiniz.
Bu arada bütün bunlar için de önce konuya meraklı olup o sanatçının varlığından haberdar olmanız ve araştırmanız gerekir tabii. Yoksa durup dururken karşınıza çıkması zordur, sahnelere derin izler bırakmış isimlerin. Eğer konuyu kendine iş edinmiş birileri ve o alana yatırım yapmak isteyen kurumlar yoksa.
27 Mart Dünya Tiyatro Günü için önereceğim, ENKA Sanat Oditoryumu’nda gerçekleşecek Belgesel Maratonu’nda var mesela. Belgesel yönetmeni Selçuk Metin’in
Bir film izleyip hayatınızla ilgili radikal bir yol ayrımına gittiniz mi hiç? Sinemadan çıkıp ani bir kararla istifayı bastığınız oldu mu mesela, izlediğiniz hikâyenin büyüsüne kapılarak. Ya da tek yöne bir bilet alıp (tek yöne bilet kendi başına bile ne kadar heyecan verici bir ifade) ucu belirsiz bir yolculuğa çıktığınız? Kangren olmuş ilişkinizi bir hamlede nihayete erdirdiğiniz? Sizi üzenlere (moda deyişle enerjinizi düşürenlere) posta koyduğunuz, “Yeter artık, ben de varım” dediğiniz?
Evet, akla hep ‘özgürleştiren’ eylemler geliyor. Koparılan bağlar, çekilip çıkılan kapılar, yeni başlangıçlar… Ürkütücü mü geldi? Ya da daha küçük adımlar belki. Hayatınıza katacağınız, belki bir gün büyüyüp sizi baştan ayağa aydınlatacak, hayatınızı değiştirecek küçük ışıklar. Yeni bir şehre / ülkeye gitmek (tamam, siz dönüş bileti de alın gene), yeni bir şey öğrenmek, sizi eğlendirecek bir uğraş edinmek gibi.
Yakın zamanda karşınıza çıkmıştır ya da
Kendine has belli kuralları olan ve içindeyken – hatta içinde kalabilmek için - mümkün mertebe bunları fazla da sorgulamadığın, kabul edip yoluna devam ettiğin iki kurum; aile ve askerlik. İkisinin de temelinde koşulsuz sadakat var, itaat var, görev duygusu var. Tamam, ailedeki sevgi bağını göz ardı ederek konuşuyoruz tabii şu anda.
Hal böyle iken iki subay kardeş karşı saflara düşerse, birine (üstüne itaatsizlik eden ve askeriyeden kaçan) abisini kelepçeleyip askeri mahkemeye teslim etme görevi verilirse o görev nasıl yerine getirilir, o zorunlu yolculuk nasıl geçer?
Yönetmen Türker Süer’in dünya prömiyerini Venedik Orizzonti Extra’da yapan ilk uzun metraj filmi “Gecenin Kıyısı”, general olan babalarının yargılanma sürecinde ters düşüp onun hapishanedeki trajik ölümünden sonra da uzun süre birbiriyle görüşmemiş iki kardeşin; Kenan ve Sinan’ın bu zor gecede verdikleri – ya da veremedikleri – sınavı anlatıyor.
Aynı anne babanın yetiştirdiği, zıt yapılardaki iki genç adam;
Çoğunlukla Bazen
Yazan: Kendall Feaver / Yöneten: Barış Gönenen / Çevirmen: Semih Değirmenci / Oyuncular: İdil Yener, Ulaşcan Kutlu, Selen Uçer, Sena Kurdoğlu / Psikolojik Danışman: Zerrin Oğlağu / Işık Tasarımı: Ra Yavuz
X/ Müzik Tasarımı: Utku Güçoğlu /Afiş Tasarım: Elçin Özge Açıkbaş, Tuana Çınar / Dekor Tasarımı: Barış Gönenen / Yapım: H6 ACT, ARA SAHNE
İnternette kısa bir arama yaptım; X‘duygudurum bozukluğu’ üzerine. “Çoğu zaman veya neredeyse her gün üzgün ve değersiz hissetmek, enerji eksikliği, umutsuzluk gibi depresif belirtiler veya aşırı enerjik ya da mutlu hissetmek, hızlı konuşmak ya da hareket etmek, ajitasyon, huzursuzluk, sinirlilik…” Konuyla ilgili o kadar çok sayfa, site var ki; sayısız tanım, makale, kendinizin ve yakınlarınızın durumunu ölçebileceğiniz testler…
Yanlış bir cümle kurmaktan çekindiğim bir konu ama neredeyse ‘ben çok çabuk fikir değiştiririm’ veya ‘biraz kararsızımdır, deli doluyumdur’niyetine ‘ben biraz bipolarım’ demenin adet
Ben Hümeyra ismini ilk kez bir plak kapağında görmüştüm. Ablam sayesinde benim de çok dinlediğim bir plak; “Anlatamıyorum” (1977). Dinlediğim hiçbir şeye benzemiyor, şarkı söylemek böyle bir şey mi, her bir kelime öyle bir dökülüyor ki ağzından, kelimeyi bilmesem bile duygusunu anlıyorum. Üzerinde blucinli gencecik bir kadın fotoğrafı var, o da hiç benzemiyor dergilerde gördüğüm ‘artist’lere. Orhan Veli’yle de Karacaoğlan’la da Cahit Sıtkı Tarancı’yla da Yahya Kemal Beyatlı’yı da ilk o şarkılarla tanımış oldum. Yani bir plak değil bir dünyadır, “Anlatamıyorum”la birlikte bana açılan.
Yıllar geçti, Hümeyra’yı pek çok kez sahnede izledim, filmlerde, dizilerde izledim, şarkıları ise hayatımın farklı dönemlerine yol arkadaşlığı yaptı hep. Hangi birini sayayım, neyse ki artık dijital platformlarda bulunuyor çağının hep önünde giden Hümeyra şarkıları. Onu bir zamanlar “Sessiz Gemi”yi söylemiş bir oyuncu olarak tanıyanları çok şaşırtacak bir
Ben uzun ve soğuk kışın bitip baharın gelmekte olduğunu her yıl İKSV’nin düzenlediği festivallerin sinyalleriyle hissetmeye başlıyorum. Hani birinci cemre, ikinci cemre benim için biraz film, müzik, caz diye gidiyor. Nisan geldi sayılır, 11’inde başlıyor film şenliği. Ama biz bu arada temmuz sıcağını ‘serinletmesini’ umduğumuz 32. İstanbul Caz Festivali’nin heyecanını yaşamaya başladık bile.
İlk üç günün programı ocak ayında duyurulmuş, açılışın 1 Temmuz akşamı altı Grammy, üç Latin Grammy ödüllü Kübalı piyanist, besteci, aranjör Chucho Valdes ile yapılacağını müjdelemişlerdi.
İkinci günün yıldızları Hermanos Guiterrez idi; yeniden yükselen Latin gitarın öncüsü kabul edilen Alejandro ve Estevan. Dün The Marmara Taksim’de düzenlenen basın toplantısında programı açıklayan festival direktörü Harun İzer, iki kardeşin Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nu sadece iki gitarla sarıp sarmalayacağının altını çizdi. Ama zaten Guiterrez’lerin müziğini dinlerken başka tek tını istemiyor insan.
O gün hiçbir şeyden haberi olmayan birisi Cemal Reşit Rey’in çıkışına gelseydi ne düşünürdü acaba… Hüzünlü ve mutlu bir kalabalık. Gözler çoğunlukla yaşlı ama yüzlerde heyecanlı bir gülümseme. Galiba en önemlisi insanlar birbirinin gözüne bakıyor. Hep bir ağızdan şarkı söylemenin böyle bir etkisi var, hep beraber bir şey yapmayı iyiden iyiye unutan insanlar üzerinde. Hele bu şarkı “Dostların arasındayız / Güneşin sofrasındayız” diyorsa. Hele yıllarca bu şarkıya ve o akşam dinlediğimiz bütün şiirlere ses veren insanın bize el sallayan silueti gözümüzün önündeyken.
Şiirler bir insanın sesine, bedenine ne kadar yakışabilirse o kadar yakışıyordu, Genco Erkal’a. Hele Nâzım Hikmet, hele Bertolt Brecht. Şiir dinlemeyi sevin sevmeyin, bir kere Genco Erkal’ı izlediyseniz sahnede, o şiirleri kendi kendinize okurken de onun sesi gelir kulağınıza. Ben hep üzülmüşümdür onu sahnede hiç izlememiş ve artık izleyemeyecek olanlar için, çünkü
Tiyatro izleyicisi olarak bir hissimi paylaşarak başlamak istiyorum söze: Kocaman salonların, büyük büyük paraların, bir dolu emek ve zamanın neden yapılmak istendiğini asla anlayamadığım oyunlara ayrılmasından sıkılmış durumdayım. Bir şatafat, bir görkem izleyip “Ne anlatmak istediniz, gerçekten bir şey anlatmak istediniz mi, bu konunun seyirciyi ilgilendireceğini nereden çıkardınız, kaldı ki sizi gerçekten ilgilendiriyor mu?” gibi sorular sormak isteyerek çıkıyorum salonlardan. Hani şart mı, neden tiyatro?
Sonra bir gün bir handan girip merdivenlerden inip kendimi oralara gizlenmiş bir salonda (Pax Sahne), girer girmez dekoruyla, ışığıyla çarpan, hatta dekor olduğunu unutturan bir sahnede buluyorum. Biraz sonra da oyunda olduğumu unutacağım zaten, iki genç oyuncunun seyirciyi de önüne katıp sürükleyen çok güçlü ve sahici duygusuna bırakacağım kendimi. Anlattıkları da benim, senin, bizim, bu ülkede büyümüş, bir kardeşi, bir abisi, bir ablası olmuş, onunla didişmiş, küsmüş, barışmış, kayıplar yaşamış, yas tutmuş, tutarken