Asırlık Cumhuriyetimizin dörte üçünü tanıklık eden kurumlarımızdan biri de Milliyet. Arkadaşlarımız 75. Yıla coşkuyla, heyecanla hazırlanıyor ve en önemlisi de 100. Yılı’nın temellerini atıyorlar.
”Biz yarını göremiyoruz, siz 100. Yıl hayali kuramıyorsunuz” diyenler mutlaka çıkacaktır. Onlara tavsiyemiz, ne istiyorlarsa onun hayalini kurmaları, gerisi kendiliğinden geliyor, gelmese de o konuda verdiğiniz mücadele, hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir! En azından vicdanınız rahat oluyor.
Japonlar için en büyük onur kaynaklarından biri de başladığı işten emekli olmak. İş değiştirme, hem çalışana hem de işverene kuşkuyla bakmaya neden oluyormuş! “İşveren çalışanına sahip çıkmadığı ki kaçıyor, giden de kendisine sunulanları hak etmedi ki gidiyor” diye düşünülürmüş…”
Geriye dönüp baktığımda ya da önceki gün gazetemizin 75. Yıl hazırlıklarına yönelik toplantıda konuşulanları ve Milliyet’te geçen 42 yıllık çalışma hayatımı bir film şeridi gibi gibi gözümün
Önceki hafta Mardin’deydim. Nobel Ödüllü Aziz Sancar’a sahip olmanın onurunu ve gururunu yaşıyorlardı ama bu çok özel hemşerileri hâlâ kendilerini ziyaret etmemişti.
Ben de şu satırları sizlerle paylaşmıştım:
“Şehre indiğiniz andan itibaren her adımda Aziz Sancar ismiyle karşılaşıyorsunuz. Havalimanının ismi de Aziz Sancar, pek çok okulun, caddenin, parkın, kültür merkezinin adı da Aziz Sancar’dı...
Sancar, Nobel Ödülü aldıktan sonra ülkemizin dört bir yanına ziyaretler yaptı. Hatta nerede bizden birileri varsa o ülkelere de gidip konferanslar verdi.
Memleketi Mardin’e kaç kez geldiğini sordum. ‘Hiç gelmedi’ yanıtı aldığımda şok oldum. Herhalde siz duymamış, görmemiş olabilirsiniz diye başkalarına da sordum. Onların da cevabı aynıydı ama hâlâ gelmemiş olmasına ihtimal vermiyorum. Mutlaka gelmiştir diye kendimi teselli ediyorum...
Eğer gelmediyse de bir fırsatını bulup doğduğu, büyüdüğü, kök saldığı toprakları mutlaka ziyaret etmeli, bu konuda farklı senaryolar
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin her birimizin kalbinde ayrı bir yeri var. Onlar mutluysa biz de mutluyuz, onlar huzursuzsa bizim de huzurumuz kaçar. Uzaktaki köyümüz gibidir, gitmesek de, görmesek de kalbimiz oradadır…
1974’ten sonra maddi, manevi, vicdani olarak çok önemli katkılarımız oldu. Olmaya da devam ediyor. Dünya onları tanımasa da biz tanıyoruz. Sonsuza dek de bu böyle devam edecek…
Üniversiteler, KKTC’nin dünyaya açılması için çok önemli bir projeydi, çok da başarılı oldu. Ülke olarak siyaseten tanınmasa da verdiği diplomalar, dünyanın her yanında kabul gördü. Üniversitelere keşke çok daha fazla sahip çıkabilseydik, keşke bu denli sulandırmasaydık. Hâlâ geç kalınmış değil. Sihirli bir dokunuşla, kaliteyi dibe vurduran, bilimsel rekabet yerine ekonomik anlamda birbirinin altını oyan konumdan, tüm adaya rol model olacak bir yapıya dönüşebilirler. Dönüşmeliler de…
Ülkeyi gezerken alışılagelen ya da minik gibi görünen çok önemli
Kıbrıs’ta 1974 Barış Harekatı’ndan sonra pek çok hata yapıldı. KKTC’nin “üniversite çöplüğü” haline getirilmesi de onlardan birisi. Oysa kumarhanelerin değil de eğitimin gücüne inanılsa, adaya doğru düzgün üç-beş üniversite yapılsa hemen her şey bugün çok daha farklı olabilirdi!
KKTC üniversitelerine 40 yıldır gider gelirim, daha önceki cumhurbaşkanlarından birinin, adanın dinamiklerini sayarken üniversiteleri kale almaması yüzünden, olup bitenleri bir süredir uzaktan izliyordum.
Dönemin KKTC Cumhurbaşkanı’na “Öğrenciler adadan gitse geriye ne kalır?” hatırlatması yaptığımda, “Elbette üniversiteler başımızın tacı, onlar her şeyden önemli” dese de görünen o ki, bugün gelinen nokta tam tersi yönde.
Aktif üniversite sayısı 21’e çıkmış, sırada yenileri varmış. Pek çoğu hakkında da farklı söylentiler var. Rol model olması için açılan ODTÜ ve İTÜ kampüsleri bile arzulanan noktanın çok uzağında.
KKTC’nin ilk ve
Toplumda deprem bilincinin oluşması, deprem öncesi ve sonrası hazırlıklı olunması, deprem tehlikesinin kamuoyunun gündeminde kalması amacıyla 1-7 Mart tarihleri arası Deprem Haftası olarak belirlenmişti, bireyleri bilinçlendirmek, afetlere karşı hazırlıklı olmak ve doğru davranış şekillerini öğretmek amacıyla da yoğun bir şekilde kutlanacaktı!..
Peki bunu, ülkenin dört bir yanında ve özellikle de deprem riski olan kentlerimizde yeterince gündeme getirebildik mi? Toplumun her kesimini bu kutlamalara dahil edebildik mi? Okullarda, camilerde, iş yerlerinde, toplu ulaşım araçları ve yaşam merkezlerinde tatbikatlar gerçekleştirdik mi? Depremle nerede, hangi koşullarda yüzleşeceğimizi bilmiyoruz. Evde uyurken de yakalanabiliriz, okulda ders yaparken, iş yerinde çalışırken, AVM’de alışveriş yaparken, camide namaz kılarken ya da metroda, vapurda, otobüste yolculuk yaparken yakalanabiliriz. Her biri için alınacak önlemler de farklı. Bu yüzden her birine ayrı ayrı hazırlanmamız gerekir. 24 saat yayın yapan televizyonlarımız, sosyal medya başta olmak üzere medyanın geneli, yerel
Eğitimin saymakla bitmeyecek kadar farklı amaç ve hedefleri var. Yaşam kalitesi, sürdürülebilirlik ve önemlisi de yaşadığı her anı en verimli şekilde kullanabilecek bireyler yetiştirmektir.
Peki sınav odaklı eğitimle bunu ne kadar başarabiliyoruz?
Örneğin zamanımızı, kaynaklarımızı, enerjimizi ne kadar verimli kullanabiliyoruz?
Zaman konusunda titiz olduğumuzu söylemek abartılı olur. Saniyelerin önemli olduğu çağımızda bırakın dakikaları, saatlerin, günlerin, ayların ve hatta bazen yılların bile önemi yok.
Enerjimizi doğru kullandığımızı söylemek de abartılı olur. İncir çekirdeğini dolduramayacak konuları günlerce tartışıyoruz. Kendimiz ya da ülkemiz için çok önemli konulara ise ya hiç kafa yormuyoruz ya da sürekli geçiştiriyoruz…
İsrafa gelince, bu konuda herhalde bizimle yarışanı zor buluruz. Hemen her konuda “Bugün git, yarın gel mantığı” hakim. Göç yolda düzülür deyip, ne bir planlama yapıyoruz ne de süreci doğru yönetiyoruz.
Zamanımızı, kaynaklarımızı, moral ve motivasyonumuzu hovardaca harcıyoruz. Şaşalı
MEB’den çok büyük reformlar bekliyoruz. Oysa o daha öğretmen sorunumuzu çözebilmiş değil! 100 bine yakın öğretmen, diğer öğretmenler ile birlikte aynı okulda, aynı derse girmesine rağmen, hiçbir sosyal güvenceye sahip olmadan asgari ücretin altında bir maaşla çalışıyor. Üstelik kapıda bir milyona yakın öğretmen atama beklerken!..
Ücretli öğretmenlerin pek çoğu ön lisans mezunu. Bazı kentlerde ücretli öğretmen sayısı kadrolu öğretmenden daha fazla. En fazla ücretli öğretmen ise İstanbul’da.
Kimileri bu uygulamaya “taşeron taktiği” diyor ve şöyle devam ediyor:
”Düşük ücret ve mutsuz öğretmen ile nitelikli bir eğitim mümkün değil!..” Peki MEB ücretli öğretmenlik konusunda neden ısrar ediyor?
Onlarınki bir tercih değil zorunluluk!
Maliye’den kadro alabilseler eminim ki bu sorun bugüne kadar bu çoktan çözülmüş olurdu ama elleri kolları bağlı. Aynı hükümetin bir başka bakanlığını hedef göstermemek
Mardin, ülkemizin görülmeye değer en görkemli kentlerinden biri. Tarihiyle, kültürüyle, mimarisiyle, gelenekleriyle ve özellikle de taş işçiliğiyle dünya mirası olmayı fazlasıyla hak ediyor.
Bir milyona yakın nüfusun dörtte biri öğrenci. Üniversitesi, aynı dönemde kurulan diğer üniversitelere göre fazla gelişmese de liseli öğrencileri sorularıyla, donanımlarıyla, üniversiteli öğrencileri aratmayacak bir donanıma sahipti. Milli Eğitim Müdürlüğünün 800 kişilik salonu tıklım tıklım doluydu ve soru sormak için eller hep havadaydı…
Şehre indiğiniz andan itibaren her adımda Aziz Sancar ismiyle karşılaşıyorsunuz. Havalimanının ismi de Aziz Sancar, pek çok okulun, caddenin, parkın, kültür merkezinin adı da Aziz Sancar’dı…
Sancar, Nobel Ödülü aldıktan sonra ülkemizin dört bir yanına ziyaretler yaptı. Hatta nerede bizden birileri varsa o ülkelere de gidip konferanslar verdi.
Memleketi Mardin’e kaç kez geldiğini sordum. “Hiç gelmedi” yanıtı