Kendimizi, tabiatımıza aykırı bir yaşama mahkûm ediyoruz. Betonlaşan kentlerde kapana sıkışmış gibiyiz. Bu labirentten çıkışın bir yolu var: Doğa
Muhtemelen yarın işe giderken birçoğumuz şöyle bir tabloyla karşı karşıya kalacak: Adım adım ilerleyen trafik, korna sesleri, beton binalar, gri kaldırımlar, yollar, kalabalık, kaos… Ne kadar yorucu ve yıpratıcı, öyle değil mi? Bir de madalyonun diğer yüzü var tabii. Göz alabildiğine uzanan yeşil peyzaj, asırlık ağaçlar, ayağınızın altında ezilen yeşil otlar, kuş sesleri ve rengârenk çiçekler… Elbette ikinci şık, çok daha insani. Hem de mutluluk ve sağlık kaynağı. Zaten araştırmalar, bunu kanıtlıyor. Finlandiya Sağlık ve Refah Enstitüsü kaynaklı bir çalışma, kentte yaşayanların yeşil alanlara yaptığı ziyaretlerin, kaygı, uykusuzluk, depresyon, yüksek tansiyon ve astım gibi rahatsızlıkları azaltabileceğine işaret ediyor. Yeşil alanlara düzenli ziyaretlerin, ruh sağlığı ilaçları kullanma olasılığını yüzde 33, tansiyon ilaçları kullanma olasılığını yüzde 36, astım ilacı kullanma olasılığını da
Elektrikli otomobilleri şarj etmek için kullanılan elektriğin nasıl üretildiğine odaklanıldığında, “sıfır emisyon” etiketi biraz bulanıklaşıyor.
Avrupa Birliği, 2035 yılından itibaren benzin ve dizel motora sahip otomobilleri yasaklama konusunda önemli bir karara imza attı. Bu tarihten sonra artık Avrupa’da, sadece elektrikli otomobiller satılacak. Tabii bu durum, zamanla bizim coğrafyamıza da sirayet edecek. Yollarda fosil yakıtla çalışan arabalardan çok, elektrikli araçları göreceğiz. Peki “sıfır emisyon” reklamlarıyla hayatımıza giren elektrikli otomobiller gerçekten çevreci mi? Elektrikli otomobil tercihi, dünyayı ısıtan karbon emisyonlarını azaltabilir mi? Yanıt için, öncelikle ulaşımın iklim krizindeki payına bakalım. Günlük hayatta ulaşım amaçlı kullandığımız tüm araçlar, hem imalatları hem de kullandıkları yakıt nedeniyle karbon ayak izi oluşturuyor. Ulaşım faaliyetlerinin toplam karbon emisyon kirliliğindeki payı yüzde 20 ve bu miktarın yüzde 70’i de karayollarındaki araçlardan kaynaklanıyor. Fosil yakıtla
Evet, kuş gribi yine kümeslere dadandı! Ama paniğe kapılmıyoruz, hastalık kontrol altında. Yine de tedbiri elden bırakmamak için uzmanlara kulak veriyoruz.
ABD, Avrupa ve Uzak Doğu’yu etkisi altına alan kuş gribi, sonunda Türkiye’ye de sirayet etti. Afyonkarahisar ve Denizli’nin birer ilçesi bir süredir karantina altında. Yaklaşık 5 milyon tavuk, hastalığın yayılmasını önlemek için itlaf edildi. Son olarak Japonya, kuş gribi endişesi nedeniyle Türkiye’den kanatlı ürün ithalatını durdurma kararı aldı.
Ancak paniğe kapılacak bir durum söz konusu değil. Hastalığın şu an için Türkiye’de kontrol altına alındığını söyleyebiliriz. Aradan geçen sürede karantina bölgelerinin dışındaki kanatlı üretim tesislerinden herhangi bir vaka bildirilmedi. Yumurta Üreticileri Birliği Başkanı İbrahim Afyon da, hastalığın önlemlerle kümeslerden arındırıldığını belirterek, güncel bir tehlikenin bulunmadığını söylüyor. Zaten yumurta ve kanatlı eti satışlarında hastalığa bağlı bir kesinti de yaşanmamış.
Nasıl önlem alırız?
Peki, böylesi bir
Hatay, daha düne kadar ülke tarımı açısından eşsiz bir vaha olarak anılırdı. Limonlar daha toplanmamışken, ağaçların çiçeklenmesi verim kaybı demek. Birkaç hafta sonra başlayacak kayısı hasadı için de benzer endişeler söz konusu
Normalde baharın gelişini kutluyor olacaktık bugünlerde. Ovalarda rengârenk çiçeklerin yeşermesine sevinip, tabiatın uyanışını selamlayacaktık. Ama olmadı! Deprem, bu yıl baharımızı kışa çevirdi. Bereketli ovalarda şimdi hem derin bir yas hem de belirsizlik hâkim. Deprem bölgesinde tarım büyük darbe aldı. Hasat ve ekimler ertelendi. Hatay’ın Arsuz ilçesindeki limon bahçelerinde dalda kalan limonlar, artık yerlere dökülüyor. İlçedeki çiftçiler, maydanozları hasat edecek işçi bulamıyor. Birkaç hafta sonra başlayacak kayısı hasadı için de benzer endişeler söz konusu.
Oysaki Hatay, daha düne kadar ülke tarımı açısından eşsiz bir vaha olarak anılırdı. Ilıman ikliminden dolayı Türkiye’nin erkenci meyve ve sebzesi hep oradan pazarlara ulaşırdı.
22 Mart Dünya Su Günü bu yıl ciddi endişelerle geliyor. 2040’lı yıllarda yaşanması beklenen su fakirliği senaryoları, bugün gerçeğe dönüşmek üzere
Deprem felaketiyle sarsıldık ve birkaç gün önce de Adıyaman ile Şanlıurfa’yı depremden sonra sel felaketi vurdu. Maalesef bir felaket daha kapımızda; kuraklık ve susuzluk! Bu yıl kış yağışlarındaki belirgin azalmayla birlikte Marmara ve İç Anadolu bölgeleri başta olmak üzere barajlar kritik seviyeye ulaştı. İstanbul’da durumu şimdilik Melen Çayı kurtarıyor. Kocaeli’de kuruyan baraja günlerdir Sapanca’dan su takviye ediliyor. Bursa’da ise Nilüfer Barajı tamamen kurudu. Ankara, İzmir, Kayseri ve Konya’da da susuzluk riski söz konusu. Bu olumsuz tabloyu tersine çevirebilmek için tek beklentimiz; etkili bahar yağışları. Ancak karşı karşıya olduğumuz küresel iklim değişikliği, bu ihtimali de azaltıyor.
Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’nün güncellediği kuraklık haritası, içinde bulunduğumuz “kara tablo”yu net bir şekilde
11 kentimizde depremin yol açtığı devasa enkaz nedeniyle betonarme binalar sorgulanıyor. Oysa unuttuğumuz ahşap malzeme, çelik iskelet, sıkılaştırılmış toprak gibi pek çok yöntemle depreme dayanıklı yapılar inşa etmek mümkün. Hatta kendi evimizi bile yapabiliriz.
Yaşadığımız son deprem faciasında, hem bina yapımında hem de malzeme seçiminde ciddi hatalar yaptığımız gerçeğiyle bir kez daha yüzleştik. 1999 yıkımına ve on binlerce ölüme karşın, depreme dayanıklı yapılaşmada hiçbir mesafe kat edemediğimizi, çok acı bir şekilde tecrübe ediyoruz. Ne değişen yönetmelikler ne gelişen teknoloji ne de bilimsel uyarılar, güvenli yaşam alanları kurmamıza yetiyor. Maalesef, tonlarca ağırlıktaki kolon ve kirişlerin altında ezilerek ölmekten kurtulamıyoruz. Hâlâ fay hatlarının üzerine 8-10 katlı betonarme binalar inşa ediyor ve bu binalarda korka korka güvensiz bir yaşam sürüyoruz. Ve nedense kimse, hemen her depremde yıkılmamıza karşın, betonarme yapılarda bu kadar ısrarcı olmamızı sorgulamıyor! Neden kentlerimizi bu kadar betona boğduk? Neden deprem
Büyük yıkıma yol açan depremin enkazı da devasa boyutlarda; enkazın ardında bıraktığı en büyük tehdit ise asbest. Ekiplerle, enkazın taşınıp döküldüğü alanlarda yaşayanların alması gereken önlemler var.
Yaşadığımız yıkıcı depremin ardından enkaz kaldırma işlemlerinin başlamasıyla depremin yaşandığı kentlerin döküm alanlarında enkaz dağları oluşuyor. Enkazın toplamda 200 milyon tonu bulacağı öngörülüyor. ABD’nin New York şehrindeki Manhattan adasından bile daha büyük bir enkazla karşı karşıyayız. Enkazın ardında bıraktığı en büyük tehdit ise asbest. Özellikle eski yapılarda kullanılan birçok yapı malzemesi, kanserojen asbest lifleri barındırıyor. Bu liflerin önemli bir bölümü de depremde binaların yıkılmasıyla doğaya karıştı. Tabii bunu önlemek mümkün değil. Ama hem enkazda yürütülen arama kurtarma çalışmaları esnasında hem de enkaz kaldırma aşamasında asbest maruziyetine karşı çok ciddi önlemlerin alınması gerekiyor.
Arama kurtarma ekiplerinin enkaz başında çoğunlukla maske kullanmadığını
Hatay’daki deneysel bir karbon lifli güçlendirme çalışması yapılan 8 katlı bir yapı 3 depremde de ayakta kaldı. 16 yıl önce İTÜ’de geliştirilen karbon elyafla güçlendirme yönteminin yapıyı deprem yüküne karşı 15 kat daha dayanıklı kıldığı deneylerle ortaya konmuş.
Yıl 2007. Büyük Marmara depreminin yaraları henüz yeni yeni sarılıyorken, İTÜ’de bir toplantı vardı. Toplantıda, üniversitenin Yapı ve Deprem Mühendisliği Laboratuvarı’nda uzun süredir test edilen bir bina güçlendirme yöntemi kamuoyuna tanıtıldı. Yöntem, karbon elyaf liflerinin yapının zayıf görülen bölümlerine yapıştırılarak sarılmasına dayanıyordu. Böylelikle deprem anında binanın duvar ve taşıyıcı bölümlerinin dayanıklılığı artırılıyor ve sarsıntıda binanın göçme riski ciddi oranda azaltılabiliyordu.
Karbon lifli güçlendirmeyle deprem yönetmeliği öncesi yapılan birçok riskli binada, göçmenin önlenebileceği bizzat, dönemin rektörü Prof. Dr. Faruk Karadoğan tarafından