Hafta içinde yaşanan kaotik durum, anlaşılan o ki futbolcuları da etkilemiş. “Kahraman Nöbetçi” Serdar Topraktepe, ilk değişiklikleri yapmış: Salih Uçan ve Tayyip Talha ilk kez on birde. Salih, Bronckhorst’ün gidişi nedeniyle sanırım “şükür duası” ile çıkmıştır maça. Tayyip Talha da savunma göbeğindeki iki yabancının sakatlığı sonucu oluşan boşluğu doldurmaya çalıştı.
Beşiktaş’ın kaotik halinin bir parçası da Rıza Çalımbay hocamız… Anımsayalım: Rıza Hoca, Çebi’den sonraki ara dönemde bir süre Beşiktaş’ı çalıştırmış, eski takım arkadaşları Feyyaz Uçar ve Samet Aybaba’nın genç bir antrenör adayı ile gönderdiği haber sonucu kalbi kırılarak evine dönmüştü. Herkesi yaralayan, Beşiktaş’ı da perişan eden durumdan en çok etkilenen Rıza Hoca’ydı kuşkusuz.
Maç başladı, gördük ki iki taraf da drama ve kaotik ortamı unutup futbola yoğunlaştılar… Çünkü ellerinden gelenin en iyisini yapmak ancak oyunla mümkündü.
Maç
Beşiktaş’taki futbol aklının dağıldığını 9 Ekim’de yazdım. Her zamanki gibi Hasan Arat dostumdan küslük, dargınlık, kırgınlık geldi. Tüm bunları anlayış ve saygıyla karşılıyorum. Çünkü Hasan Arat, umarım kısa sürede iyileşecek olan bir boyun rahatsızlığı çekiyor. Bu konuda küçük bir operasyon da geçirdi. Kendisine gönül dolusu sağlık dileklerimi sunuyorum.
Hasan Arat 40 yıllık dostum. Ama Beşiktaş Başkanı gibi o büyük idealini gerçekleştirdikten sonra hiç anlayamadığım, farklı bir iklime taşındı. Ekvator’dan kutuplara geçti, sertleşti, kabalaştı, nezaketini ve saygısını kaybetti. Yaptığı her basın toplantısında gazetecilere işlerini öğretmek, uzak duracakları (aslında ilgilenmeleri gereken) konuları parmak sallayarak, buyurgan (!) gibi bir üslup geliştirdi.
Anlaşılmaz biçimde KAP’a bildirim yapıp yönetim kurulu başkanlığından ayrılan Hasan Arat, daha sonra yine anlaşılmaz biçimde sadece futbol başkanlığını bıraktığını söyleyerek görevini sürdürdüğünü söyledi (perşembe). Ve dün
Üzülerek yazıyorum. Beşiktaş’ı zor günler bekliyor. Futbol şubesinde yaşanan hayal kırıklıkları, şampiyonluk hedefinin (bence) kaybedilmesi, sadece spor alanında değil, yönetim kademesinde de sıkıntılara yol açıyor.
Konuştuğum Beşiktaşlılar, en geç 25 Mayıs 2024’de gerçekleştirilmesi beklenen olağan kongrede Hasan Arat’ın yeniden aday olmayabileceğini, aday olsa da önemli rakiplerle yarışacağını söylüyorlar. Kulislerle fazla ilgilenmediğim halde, bu yorumları yapan bir çok üyenin varlığını biliyorum.
Hasan Arat aday olur mu, olmaz mı? Elbette bu konuda kendisi, ailesi ve yönetimdeki arkadaşları karar verecek. İşbaşına geldiğinden beri inişli-çıkışlı günler yaşayan Beşiktaş başkanının başarısız olduğunu söylemek zordur. Kulüp olarak en ihtiyaç duyulan zamanda şirket sermayesinin artırılması ile oluşan 1 milyar liraya yakın gelirin yarısını banka kredisine ödediler. Öteki yarısı da (yaklaşık 14 milyon Euro) ellerini rahatlattı. Transfer aşamasında Hüseyin Yücel’in katkısıyla kolay ve çabuk operasyonlar geliştirdiler. Futboldaki
Hani asker uğurlamalarında “Ayağına taş değmesin” derler ve memleketin yiğit evlatlarına sağ-salim gidiş dönüş dilerler ya…
Beşiktaş’ın ayağına taş değil “kaya” değdi. İzmir Susuzdede’den yuvarlanan kaya, Dolmabahçe’de Göztepeli oyuncuların gayreti, ustalığı, enerjisi ve çabuk oyunuyla Beşiktaş’ı adeta ezdi.
10 dakika içinde 2-0 öne geçen, tehlikeli konuk karşısında Semih ve Bokele’nin (Kk) golleriyle tüm Beşiktaşlıları rahatlatan oyun, adeta eğlenceye dönüşmüştü. Ne var ki kısa sürdü bu eğlence rüzgarı... Gösteri kabusa dönüştü. Tüm taraftarlar adeta korku tüneline girdiler ve koşa koşa gittikleri maçın keyfi (!), tabir yerindeyse burunlarından geldi.
Skor tabelasının peş peşe atılan gollerle konuk takım lehine (2-4) dönmesi, futbolun doğrularıyla oldu. Şans ya da talihsizlik kavramlarıyla anlatılacak bir öykü değil bu.. Beşiktaş savunmasındaki uyumsuzluklar, orta alanda üretmeyen, gayretinden sonuç alamayan oyuncuların sergilediği yetersizlikler, Semih ve sonradan oyuna
Karadağ-Türkiye (3-1) maçının “günah keçisi” oy birliğiyle (!) Vincenzo Montella’dır. Kimi yerli-yabancı takıntısıyla, kimi santrforsuz oyun anlayışı nedeniyle, bazısı maçın akışındaki oyuncu değişikliği hamleleriyle Montella’yı eleştirmektedir. Bu eleştirilerde kuşkusuz haklılık payı vardır.
Montella’yı “santrforsuz oyun” anlayışıyla eleştirenler, öncelikle uluslararası oyuncu kalitesi standartlarını da göz önüne getirerek baksın: Enes Ünal, istikrarlı ve üretken bir santrfor mudur? Montella’nın kötü hava, yoğun yağış ve ağır saha nedeniyle maça uygun bir on birle başlamadığını kabul etmeliyiz. Ortama uymakta güçlük çeken Arda gibi tekniği yüksek oyuncu, ikinci yarıda oyundan alınmalıydı.
Şimdi başka bir konuya gelelim: Montella’nın Türk yardımcısı kim? Bize sunulan üç yardımcı antrenör içinde öne çıkarılan hoca Selçuk Şahin’dir. Diğerleri İtalyan’dır. Selçuk Şahin Başakşehir’de bir sezonluk yardımcı antrenörlükten sonra Milli
B u yazıyı Karadağ maçından önce yazdım. UEFA’nın bu sezon uyguladığı formata göre Türkiye, Avrupa Uluslar Ligi’nin A grubuna yükselmiştir ya da yükselecektir. Sporda olmayacak iş yoktur. O nedenle en kötü olasılıkla grup ikincisi olsak dahi arada play - off oynama şansı var. Ayrıntıları bir yana bırakıp uzun yolculuğun Dünya Kupası 2026 elemeleriyle devam edeceğini düşünüyorum. Eleme gruplarında karşılaşacağımız rakipler ne kadar güçlü olursa olsun, Türkiye bu aşamayı geçecek güçtedir. Uzun yolculuğun eleme aşamasını geçtikten sonraki hedeflerimiz çok önemli… Türkiye katıldığı ve üçüncülüğü kazandığı 2002 Dünya Kupası’ndan sonra FİFA listesinde 7. sıraya kadar yükseldi.
Sonrasında düzenlenen 2004 Avrupa Şampiyonası elemelerinde de birinci kategoride yer alıp, ikinci kategorideki İngiltere ile eşleştik. FİFA klasmanında üst sıra takımı olarak katıldığımız eleme maçlarında İngiltere’nin ardından ikinci sırayı alarak play off hakkı kullandık. Bu aşama futbol tarihimizin
Biri direkten dönen topla üç tehlikeli atak... Kendi yarı alanımızda çok şanslı, rakip kale önünde de çok kısmetsizdik…
Gallilerin yaygın deyişlerinden biridir: “Evde pantolonu ben giyerim!” Kendi sahasının sahibi ve patronu olduğunu anımsatan sözler. Tamam, anladık da burası Kayseri… Adamlar Kayseri’de de maçın sahibi olmayı kafaya koymuşlar. Daha ilk beş dakikadaki oyunlarıyla bunu gösterdiler. Sonra da ilk yarının dişe diş kapışmaları. Evet, oyuna baktığınız zaman o ilk beş dakikanın sonrasında “Bizim Çocuklar” topla oynamada yüzde 69 önde, oyunun sahibiydiler. 6 kez korner kullanıp sadece 1 köşe vuruşu fırsatı verdiler. İsabetli şutlarda da üç gollük vuruşumuz vardı. Ama en az altı adamla ceza alanında yerleşip alan daraltan Galler, inanılmaz bir direnç gösterdi. Üç kez geçiş yaparak pozisyona girdiler. Birinde rakip oyuncunun ayağı kaydı, ikincisinde Mert Günok hızlı davranıp topu uzaktan taca gönderdi. Üçüncü de direk dibinden döndü. Tamam şanslıydık.
Ama el
Galatasaray Samsunspor maçının ikinci yarısında, hiç de beklenmeyen iki hareket, herkesi diyemesem de beni büyüledi.
Hayır, Galatasaraylı değilim. Bu notumun taraftarlıkla ilgisi yok… Peş peşe izlediğim iki hareket, futbol taraftarı olarak son yıllarda unuttuğumuz becerileri ön plana çıkardı.
Önce stoper Abdülkerim’in röveşatası geldi… Harika bir hareketti. Olimpiyat oyunlarını andırırcasına sıçraması, iki bacağın sağ ve sol olarak makas hareketini gerçekleştirmesi, ardından Abdülkerim’in bilinen sol ayağıyla yaptığı o muhteşem vuruş ne zamandır özlediğimiz röveşatayı sergiledi… Vuruştaki ustalık ve ciddiyet, topu yan direkten kurtaramadı, ağlara ulaştıramadı, gol için yeterli olamadı. Yine de alkışı hak eden bir hareketti. Kendi adıma delikanlılık yıllarımdan anımsadığım (Suat Mamat / Galatasaray) röveşatayı olanca güzelliğiyle Abdülkerim’in ayağından izlemiştim.
Ama o da ne!.. Direkten dönen top Davinson Sanchez’in önüne gelince, o da katıldı röveşata gösterisine. Sağıyla yaptığı vuruş o kadar güzel ve