Tiyatro izleyicisi olarak bir hissimi paylaşarak başlamak istiyorum söze: Kocaman salonların, büyük büyük paraların, bir dolu emek ve zamanın neden yapılmak istendiğini asla anlayamadığım oyunlara ayrılmasından sıkılmış durumdayım. Bir şatafat, bir görkem izleyip “Ne anlatmak istediniz, gerçekten bir şey anlatmak istediniz mi, bu konunun seyirciyi ilgilendireceğini nereden çıkardınız, kaldı ki sizi gerçekten ilgilendiriyor mu?” gibi sorular sormak isteyerek çıkıyorum salonlardan. Hani şart mı, neden tiyatro?
Sonra bir gün bir handan girip merdivenlerden inip kendimi oralara gizlenmiş bir salonda (Pax Sahne), girer girmez dekoruyla, ışığıyla çarpan, hatta dekor olduğunu unutturan bir sahnede buluyorum. Biraz sonra da oyunda olduğumu unutacağım zaten, iki genç oyuncunun seyirciyi de önüne katıp sürükleyen çok güçlü ve sahici duygusuna bırakacağım kendimi. Anlattıkları da benim, senin, bizim, bu ülkede büyümüş, bir kardeşi, bir abisi, bir ablası olmuş, onunla didişmiş, küsmüş, barışmış, kayıplar yaşamış, yas tutmuş, tutarken ayrışmış, sonra yine birleşmiş herkesin hikâyesi.
Oyunun adı “O Zaman Küs, Ölene Kadar!”. Çocukluğumuzda ciddiyetle kullandığımız bu cümleyle karşılaşmayalı ne çok olmuş, yalan söylerken parmakları çaprazlamaya inandığımız günlerin üzerinden de asır geçmiş. Ne kadar önemliydi ‘ölene kadar’ olduğuna bütün kalbimizle inandığımız o küsmeler, barışmalar. Oyundaki iki kardeş için de öyle. Kısa süreli bir küslüğün sonunda babalarının ölümüyle mezarı başında bir araya geliyorlar ve geçmişle bugün arasında gidip gelen bir yüzleşme – hesaplaşma başlıyor aralarında. Bu ‘yüzleşme’ sözcüğünü de korkarak kullanır oldum, izlediğimiz, zorlama anlamlar yüklenmiş büyük cümleler değil, kendiliğinden, samimiyetle akıp giden bir diyalog. Bazen yürek burkucu, bazen çok komik.
Yazarı ve oyuncularından biri, Doğaç Gözüdeli, henüz 28 yaşında, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndan mezun. Oyunda küçük kardeşte izlediğimiz Mehmet Taşyürek de öyle. İki konservatuvar arkadaşı birlikte Yapı Tiyatro’yu kurmuşlar, ilk oyunları “O Zaman Küs, Ölene Kadar!” ile perde açmışlar.
Adanalı tiyatrocu bir aileden çıkan Doğaç Gözüdeli, babası Tamer Gözüdeli’nin YouTube kanalında, yazdığı oyunun ‘bir ihtiyaçtan geliştiğini’ söylüyor. “İstediğimiz metinleri, hayalimizdeki metinleri bulamadık. Bulamayınca onları bizim oluşturmamız daha mantıklı geldi”. Aslında işin sırrı tam da bu cümlede galiba; bir şey anlatmaya ihtiyaç duymak gerekiyor önce. O zaman seyircide de bir ihtiyaca karşılık geliyor o.
Birbirlerinden farklı yas tutma biçimleri olan iki kardeşin hikâyesi geçmişle bugün, çocuklukla yetişkinlik, eski bir kayıpla bugünkü arasında gidip geliyor. Mekân hep mezarlık (Nilsu Baldan’ın son derece etkileyici sahne tasarımıyla) ama hem Cem Yılmazer imzalı ışık tasarımının marifetiyle hem de iki oyuncunun çok başarılı performanslarıyla her şey değişiyor, geçişler su gibi akıyor.
Oyunun yönetmeni, bugüne kadar oyuncu yönünü bildiğimiz İmer Özgün. (Onun da aynı konservatuvardan mezun olup okul arkadaşları ile birlikte Siyah Beyaz ve Renkli Tiyatro (SBR) yolculuğuna imza attığını hatırlatalım). Bu oyunda da metnin samimiyetini ve oyuncuların arasındaki enerjiyi öne çıkaran sade, aksamayan rejisiyle “yönetmen olarak da daha çok izlesek keşke” dedirtiyor.
Yapı Tiyatro, ilk oyunuyla 2024 Direklerarası Ödülleri’nde Umut Veren Yeni Tiyatro Grubu Ödülü’nü almış. Bana sorarsanız umut vermiyor, umut saçıyorlar, mutlaka görün.
O Zaman Küs, Ölene Kadar!
Yazan: Doğaç Gözüdeli Yöneten: İmer Özgün Yardımcı yönetmen: Enes Daniş Işık tasarımı: Cem Yılmazer Sahne tasarımı: Nilsu Baldan Oynayanlar: Mehmet Taşyürek, Doğaç Gözüdeli / Yapı Tiyatro