Yunanistan’a ait Meis Adası’nın yanı başında iki küçük ada var: Karaada ve Fener Adası. Bu adalar kime aittir?
Emekli Tümamiral Cihat Yaycı’ya göre, “Fener Adası ve Karaada Yunanistan’a ait değil”dir. Türkiye’ye aittir. Kimi başka yorumlara göre ise bu iki ada aidiyeti tartışmalı adalardandır.
Ne var ki Yunanistan 1847 Paris Antlaşması’na aykırı olarak Meis’i silahlandırdığı gibi, kendisine ait olmayan Karaada’ya da mavi beyaz bayrağı çekmiş ve askeri tesis kurmuştur.
Kaş’ta yaşayan okurumuz telefonda diyor ki:
- Karaada’da 4-5 yıl önce hareketlenme görmeye başladık. Buraya botlar ve helikopterlerle malzeme taşındı. Kıyıda bazı binalar belirdi. Biz dürbünle takip ettik durumu. Geceleri adada ışıklar yanıyordu. Durumu yetkililere haber verdik. Fazla ilgilenmediler.
Bizim medya durumu geçen ay 10-13 Eylül tarihleri arasında tespit ediyor. TRT dahil birçok medya organı Karaada’nın silahlandırıldığını, asker yerleştirildiğini, nöbet değişimi yapıldığını görüntülerle saptıyor.
Dışişleri Bakanlığı Meis’in
Bu satırların yazıldığı sıralarda Yunan internet siteleri Meis Adası’nın güneyinde Türk ve Yunan savaş gemilerinin karşı karşıya geldiğini bildiriyor. Bu kaynaklara göre, Oruç Reis sismik araştırma gemisi Meis açıklarında (haberlerde kâh 9 kâh 18 milden söz ediliyor) çalışma yaparken Türk savaş gemileri onu korumakta, Yunan gemileri Meis’in 6 millik karasuları içinde mevzilenmektedir. Her an bir çatışma ihtimal dâhilindedir.
Olay şudur... Yunanistan, Türkiye kıyılarına 2 kilometre ötedeki Meis adasının kıta sahanlığı hakları olduğunu iddia etmekte, Türkiye’nin bu alanda araştırma ve sondaj yapmasını protesto etmektedir. Kıta sahanlığı malum, bir ülkeye kıyısından 200 metre derinliğe kadar, deniz dibi kaynakları üzerinde egemenlik hakkı veriyor. Türkiye Ege adaları ve Meis’in ana karanın uzunluğu içinde yer aldığını, bu yüzden kıta sahanlığı hakkının bulunmadığını savunuyor. Adalet Divanı’nın da bu durumu haklı gösteren kararları vardır. Yunanistan ise kıta sahanlığı tezinde ısrarlı. Onların hesabına göre Meis’in ana
Bundan 50 yıl önce... 12 Mart darbesinin sıkıntılı günlerinde, biz 7 Gün dergisinde çalışırken delikanlının biri boynunda asılı fotoğraf makinesiyle koşa koşa gelir, yazı işleri müdürüne bir iki kare fotoğraf bırakır, yine koşa koşa çıkar giderdi. Onun Bekir olduğunu çok sonra öğrendik. O yıllarda serbest foto muhabirliği yapıyordu. Akşamları da müzikhollerde kanun çalarmış. Sonraları Günaydın’da muhabir, ardından büro şefi oldu. Uzun süre birlikte çalıştık. Ankara notları yazarak sütun yazarlığına başladı. Sonra köşe yazarlığına geçti. Türkiye’nin en kısa ama en etkili yazı yazan gazetecisi oldu. Laik cumhuriyetin eşsiz ve yılmaz savunucusuydu. Aynı zamanda insanlara hayvan ve doğa sevgisini aşılayan eşsiz bir kalem.
Bir zaafı vardı; çok sigara içiyordu. Geçen yıl hastanede ziyaretine gittiğimde kardeşleri de yanındaydı. Biraz düzelince sigaraya yine başlayacağını söylüyordu. Öylesine bir tutku.
- Çok şeyler yapabilirdik ama yapamadık, demiş bir röportajında. Bu da onun tevazuu. Talep edilenden çok
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Londra’da satışa çıkan, Fatih Sultan Mehmet’in Bellini tarafından yapıldığı sanılan tablosunu satın aldı. 6 Ekim’de ilk kez halk önüne çıkardı. Kültürel açıdan yankı yapan bir etkinlik oldu bu.
İstanbul Belediyesi benzer etkinlikler düşünüyor mu?
Bu konuda bir fikir verelim...
1989 yılı sonunda Paris’te Muhteşem Süleyman Sergisi açılmıştı...
Sergi için canla başla çalışanlardan biri (kaybı her zaman üzüntüyle anılan) Stefanos Yerasimos idi.
Sergide bir “İstanbul Görüntüleri” bölümü de vardı.
Yerasimos kendisiyle röportaj yapan Şehmus Güzel’e bu bölümü anlatıyor:
“Burada özellikle üç tane İstanbul panoraması var. Biri Danimarkalı ressam
Ergenekon ve Balyoz davalarının acar avukatlarından Hüseyin Ersöz, tweet mesajlarında anıları tazeliyor. Diyor ki:
“Çok açık ve net ifade ediyorum: Polisleri, Savcıları, Hâkimleri bir kenara koyun. Kumpas davalarda, komplonun ortaya çıkmasını ‘engelleyen’ kişiler, dijitalleri inceleyen “bilirkişilerdir’!”
Bugüne kadar o bilirkişilerden bir tekine dahi hesap sorulabilmiş değil!
Evet... Sahte kanıtlara sağlam raporu vererek yüzlerce insanın hapiste çürümesini sağlayan bilirkişiler vardı. Ağır suç işledikleri halde sonradan peşlerine düşülmedi. Yargıdan kaçtılar ya da kaçırıldılar.
Onlar yargılanmıyor ama... Fetö’ye destek ne kelime, ömürleri boyunca Fetö’nün karşısında durdukları halde kimi gazeteci ve yazarlar hapis cezasına çarptırılıyor.
Bir veya birkaç köşe yazısı gazetecinin hapse girmesi için yetiyor.
***
Bu arada bir de ışık tartışması baş gösterdi.
Muhalefet milletvekilleri peş peşe Sayıştay raporlarındaki yolsuzluk ve usulsüzlük tespitlerini dile getiriyorlar.
Falanca bakanlıkta ihale yolsuzluğu, filanca kurumda milyonluk usulsüzlük...
Milletvekilleri bu usulsüzlükleri kamuoyuna duyurduktan sonra ne oluyor peki? Hiç bir şey... Haber üç günde unutuluyor.
Yolsuzluk veya usulsüzlük, yapanın yanına kâr kalıyor.
Peki, ne olmalı? Emekli savcı ve milletvekili Ali Özgündüz’le bunu konuşuyoruz. Diyor ki:
- Sayıştay TBMM adına inceleme yapar. Vardığı sonuçları ilgili kuruluşlara bildirir.
Bir usulsüzlük varsa bakanlığın veya benzer ilgili kuruluşun teftiş kurulu inceleme yapar. Vardığı sonuçlara göre savcılıkları harekete geçirir. Sorumlulara karşı zararın tazmini için dava açar.
- Peki, Sayıştay rüşvet, zimmet gibi suçlar saptamışsa...
Avrupa Birliği’ne bırakın tam veya yarım üye olmayı.. Onların gözünde dost bile değiliz artık. Son örneğini E. Büyükelçi Şükrü Elekdağ AB zirvesinin kararlarını yorumlarken ortaya koydu:
- AB, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın izin vermediği alanlarda Türkiye’nin sondaj ve sismik araştırma yapmasını yasaklıyor.
Aksi takdirde ekonomik yaptırım uygulayacağını bildiriyor.
Türkiye bu baskılar üzerine Oruç Reis ve Yavuz sondaj gemilerini limana çekiyor. Mavi Vatan projesi rafa kalkıyor.
AB Türkiye’ye resmen düşman muamelesi yapıyor. İlginçtir... AB merkezlerinden bir yandan da hâlâ Türkiye günün birinde AB’ye üye olabilirmiş havası yayılıyor.
Neden böyle bir hava basmaya gerek duyuyorlar? Büyükelçi Onur Öymen’in tespiti:
- AB ilişkiyi tamamen keserse baskı yapamaz. O yüzden bir yandan da Türkiye’ye gelecek için umut vermeye devam ediyor.
İlişkiler neden bu noktaya geldi? Hatayı iki tarafta da aramak lazım.
Kısa süre önce yapılan Avrupa Birliği Liderler Zirvesi’nin ardından yayımlanan bildiri yaptırım öngörmediği için bizim basınımız tarafından olumlu tonda karşılandı. Üzerinde durulmadı. Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ, Uğur Dündar’a verdiği röportajda bambaşka bir tablo çiziyor oysa. Diyor ki özetle:
- Zirve kararları, Türkiye’ye yönelik sert ve tehditkâr bir üslupla yazılmış. AB, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de gerçekleştirdiği sismik araştırma ve sondaj faaliyetlerini Yunanistan’a ve (Güney) Kıbrıs’a karşı yapılmış “uluslararası hukuka aykırı, yasa dışı” faaliyetler olarak değerlendiriyor; Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki tutumunda bir değişiklik olmadığı takdirde, Türkiye’ye karşı yaptırımları devreye sokacağını vurguluyor. Kararda atıfta bulunulan belgelerin içeriğinden, bu yaptırımların ekonomik nitelikte olacağı anlaşılıyor. Bu ifadeler, Oruç Reis ve Yavuz’un, Doğu Akdeniz’de araştırma ve sondaj faaliyetlerinde bulunmalarının AB tarafından yasaklanmış olması