Bir gurbetçi çocuğu dünya çapında başarıya imza attı.
Almanya’da BioNTech adlı kuruluşun sahibi ve yöneticisi Prof. Uğur Şahin, Kovid-19’a karşı aşıyı ilk bulan bilim adamı olarak dünyaca alkışlanıyor. Şahin ve aynı zamanda çalışma arkadaşı olan eşi Özlem Türeci’den dünya basını “Dünyayı kurtaran çift” diye söz ediyor.
Uğur Şahin, 4 yaşında, işçi babasıyla birlikte Almanya’ya gitmiş, orada okumuş, profesör olmuş, eşiyle birlikte BioNTech firmasını kurmuş, 10 ay önce Kovid aşısını bulmak için kolları sıvamış ve girdiği bilimsel yarışta dünya birincisi olmuş.
Yüzüne baktığınızda tipik bir Anadolu çocuğu çehresi görüyorsunuz.
Başarısı “Göçmenler bu ülkede ne yapıyor?” diye aşağılamalara uğrayan gurbetçi toplulukların göğsünü kabarttı.
Tabii Türkiye’nin de gururu oldu.
Alman televizyonlarında birkaç röportaj izledik. Uğur Şahin’in Türk kökenli olduğundan pek söz etmiyorlar.
Alman basını “Aşıyı Almanya buldu” diye yay
10 Kasım günü ekranlarda gece yarısına dek Atatürk’le ilgili filmler, programlar, açık oturumlar izleyeceksiniz. Gazeteler “Atam izindeyiz” gibi kocaman manşetlerle çıkacak, sağa sola Atatürk’lü bayraklar asılacak, sosyal medya Atatürk özdeyişleriyle, çarpıcı fotoğraflarla dolup taşacaktır. Atatürk sevgisi bir günlüğüne tavan yapacaktır.
Ertesi sabahtan itibaren ise hayat eskiye dönecek, bir günlük tantananın ardından, Atatürk’ün vasiyetine hiç benzemeyen bir Türkiye manzarası tekrar önümüze serilecektir.
Atatürk’ün ilkeleri, idealleri, tasarımları geçen yıllar içinde terk edilmiştir.
Laik eğitim, halkçı politika, çağdaş kültür, muasır medeniyet, bağımsızlık yemini, hâkimiyet milletindir sloganı, devrimcilik, bilimsellik, sanata saygı gibi Ata’nın yücelttiği kavramlar uzağımızda kalmıştır.
İşin daha da garip ve hazin olanı... Bugün yaşanan çıkmazlar tartışılırken suç ve sorumluluk yine Atatürk dönemine atılmaktadır.
Aradan
Her depremden sonra büyük laflar etmek.. Depremden ders çıkartıyor gibi konuşmak...
Suçluları cezalandırıyor gibi yapmak...
Ekranlarda bol tartışma ve nasihat programları düzenlemek... Ama birkaç gün geçip araya başka olaylar geçince depremi unutmak...
Ve konuyu uyutmak. Bugüne dek yaptığımız maalesef bu. Ancak İstanbul’un kapısında bekleyen deprem bizi unutmuyor. Er veya geç kapıyı çalacak. Yalnızca İstanbul’u değil bütün ülkeyi sarsacak. Yıllarca altından kalkamayacağımız dertler sarılacak ülkenin başına.
İzmir’de yıkılan Doğanlar ve Rıza Bey apartmanlarının çürük raporuna rağmen yıkılmadığı iddiaları sürerken...
Kafa karıştıran demeçler birbirini izliyor.
Nedir bu işin hukuku? Kadıköy Belediyesi’nin hukuk servisinden Avukat Barış Ozan Polat’tan aldığımız bilgiye göre...
Bir kat maliki belediyeye veya Çevre Bakanlığı’na başvurarak oturduğu apartmanın kontrol edilmesini isteyebilir. Bakanlığın lisans verdiği kuruluşlardan biri bu kontrolü yapabilir. Sonucu bakanlığa ve ilçe belediyesine bildirir. Yapı hakkında riskli raporu verildiyse ilçe belediyesi 60 veya 90 gün süre tanıyarak binanın boşaltılmasını ister. Bu süreçte uygun bir güçlendirme planı getirilirse yıkımdan vazgeçilebilir. Aksi takdirde, bina polis marifetiyle boşaltılır ve yıkılır.
Belediye çürük olduğu rapora bağlanmış binada oturulmasına izin veremez.
Aslında çözümsüzlük de bu noktada başlıyor.
Yasaya göre... Devlet veya belediyeler kendiliğinden kontrol yapamıyor. “Vatandaşın başvurusu” esas alınıyor. Vatandaş da evsiz kalmamak
Dokuz Eylül Üniversitesi Deprem Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Hasan Sözbilir, son yıllarda depremler konusunda ciddi çalışmalar yaptı. İzmir Depremi öncesinde de uyarılar yaptı. Ancak üzerinde durulmadı.
Prof. Sözbilir, Türkiye’de 485 fay hattı bulunduğunu, bunların bilimsel olarak incelenmesi ve ona göre tedbir alınması için 2012 yılında harekete geçildiğini, 2023’e kadar zaman verildiğini, ancak bugüne dek sadece 100 fayın incelendiğini anlatıyor. Sebebini Ankara’ya, Deprem Araştırma Müdürlüğü’nün yapısal sorunlarına bağlıyor.
Bilimsel tespitlere göre İzmir ve ilçelerinin altından geçen 17 aktif fay var. Bunların da incelenmesi ve yerleşimin ona göre düzenlenmesi gerekiyor. Prof. Sözbilir:
- Neyse ki bu depremin merkezi denizin altından geçen bir fay idi, diyor, eğer İzmir’in altından geçen faylardan biri kırılsaydı büyük felaket yaşardık.
Depremin merkezi İzmir’e 20 km uzaklıktaki Sisam Adası’ydı. Adada iki öğrenci yıkılan bir duvarın altında kalarak can verdi. Başkaca
Genç adam karşımıza geçmiş anlatıyor:
- Parkta kız arkadaşımla oturuyorduk, saat 21 sularıydı, polis geldi, hakkınızda şikâyet var, bizimle geleceksiniz dedi, yarım saat münakaşa ettik, yakamızı zor kurtarıp eve döndük.
Zaman değişiyor, bu manzaralar hiç değişmiyor.
Böyle olaylarda Mahmut Şevket Esendal’ın Komiser hikâyesini anımsarız.
Polis Cemal Efendi sokakta birbirini öpen genç bir çift görür. Alıp karakola getirir. Sorgu sırasında çiftin evli olduğu ortaya çıkar. Yolda aşka gelmiş, birbirlerini yanaklarından öpmüşlerdir. Komiser polise döner:
- Bak Cemal Efendi, karısıymış. Ne dersin bu işe?
Cemal Efendi ısrarlı:
- Karısı olsun efendim, sokakta öpülür mü?
Atatürk, Samsun’a ayak basarken kafasında var olan ama kimselere söylemediği projeyi Nutuk’ta şöyle anlatır:
“Efendiler... Bir tek karar vardı, o da milli egemenliğe dayanan kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak.”
Atatürk Cumhuriyet’in 10. yılında da şöyle diyor:
“Cumhuriyet rejimi demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz Cumhuriyet’i kurduk, demokrasinin bütün gerekleri sırası geldikçe yürürlüğe konmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nde birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur.”
Ata’nın yol göstericiliği ne kadar sürecektir? Kendisi belirler:
“Ben halkımıza ayakları yere basana ve kendilerini bulana kadar yolu kendim göstereceğim. Daha sonra kendileri için seçim yapabilir ve kendi kendilerini yönetebilirler. O zaman benim vazifem bitmiş olacaktır.” (Armstrong, 1961; s. 280)
Atatürk’ün Cumhuriyet’in kuruluşundan ölümüne kadar 15 yılda yaptığı tüm devrimler çağdaş bir ulus yaratmak ve demokrasinin alt yapısını hazırlamak hedefine
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, uyarı üzerine uyarı yapıyor.
İstanbul’da korona salgını ülke genelinin yüzde 40’ına ulaşmış.
Valilikte toplantı yapılmış, tedbirler gözden geçirilmiş.
Bendeniz ise alınması gereken önlemlerin hâlâ alınmadığı inancındayım. Nedir onlar? Sıralayayım...
- Lokanta ve kafelerin tuvaletleri pistir, kontrol yoktur.
- Bu mekânların garsonları maske takmakta ama mutfaklarında çalışanlar maske takmamaktadır. Oysa salataları, soğuk mezeleri vs. ağız mesafesinde hazırlayanlar onlardır. Kontrol yoktur.
- Okullarda tuvaletler hijyene uygun değildir.
- İstanbul’un vitrini sayılacak Kadıköy’de yüzlerce kişinin girip çıktığı marketlerde dezenfektan yoktur. Kontrol eden de yoktur.